Main Page Aims and Scope Editorial Board Instructions to Authors Contact

 
Eurasian J Pulmonol: 20 (2)
Volume: 20  Issue: 2 - 2018
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH
1.Efficient and safe method in diagnosis of thoracic lesions: Ultrasound-guided needle aspiration biopsy.
Coşkun Doğan, Sevda Şener Cömert, Banu Salepçi, Nesrin Kıral, Elif Torun Parmaksız, Benan Çağlayan
Page 0
AMAÇ Akciğerin periferik lezyonları, plevral lezyonlar, mediastinal lezyonlar ve akciğerde lezyonu olup göğüs duvarı ve supraklavikular lenf bezi metastazı gibi torasik lezyonların tanısında toraks ultrasonografisi (USG) rehberliğinde yapılan ince iğne aspirasyon biyopsilerinin (İAB) tanı değerini araştırmak.
MATERYAL METOD Ocak 2008-Aralık 2016 tarihleri arasında torasik lezyonu olan ve toraks USG ile biyopsiye uygun bulunarak İAB yapılan olgular çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik ve radyolojik bulguları, USG ile tespit edilen lezyonların boyutları, sonografik paternleri, lezyon başına İAB sayısı, İAB ile gelen tanıları, tanı gelmeyen olguların final tanıları, final tanı yöntemleri ve komplikasyonlar kayıt edildi.
BULGULAR Olguların 188’ine (%72,6) periferik yerleşimli akciğer lezyonu için, 23’üne (%8,9) mediastinal kitle, 23’üne (%8,9) akciğerde kitlesi olup göğüs duvarı metastazı için, 18’ine (%6,9) supraklavikular lenf bezi metastazı için, 7’sine (%2,7) plevral lezyonu için İAB yapıldı. Tanı başarıları sırası ile (%78.7, %78.2, %95.6, %94,4) idi. Toplam 259 olgunun 211’ine (%81,4) tanı kondu (195 (%92,4) malign, 16 (%7,6) benign). İşlemin genel tanı başarısı %81,4, malign lezyonlar için %81,9, benign lezyonlar için %76,1 olarak hesaplandı. Majör komplikasyon olarak periferik yerleşimli akciğer lezyonu olan 5 olguda (%1.9) toraks tüpü takılması gereken pnömotoraks gelişti.
SONUÇ Tüm torasik lezyonlarda USG rehberliğinde yapılan İAB’ler tanı oranları yüksek (%81,4), majör komplikasyon oranları düşük (%1.9) işlemlerdir.
BACKGROUND To investigate the diagnostic value of fine-needle aspiration biopsy (FNAB) performed under the guidance of thoracic ultrasonography (USG) for the diagnosis of thoracic lesions such as peripheral lung lesions, pleural lesions, mediastinal lesions and chest wall or supraclavicular metastases of lung lesions.
METHODS Cases with thoracic lesions that were found eligible for biopsy by thoracic USG and underwent FNAB between January 2008 and December 2016,were included to the study. Demographical characteristics and radiological findings of the cases, lesion size as detected by USG, sonographic patterns, number of FNABs per lesion, diagnosis based on FNAB, final diagnosis of inconclusive cases and the methods used to establish the final diagnosis, and developed complications were recorded.
RESULTS FNAB was performed for peripheral lung lesion in 188 (72.6%), for mediastinal mass in 23 (8.9%), for chest wall metastasis of lung tumor in 23 (8.9%), for supraclavicular lymph node metastasis of lung tumor in 18 (6.9%) and for pleural lesion in 7 (2.7%) cases. Diagnostic accuracy was 78.7%, 78.2%, 95.6%, 94,4% respectively. A diagnosis could be made in 211 of 259 (81.4%) cases (195 (92.4%) malign, 16 (7.6%) benign). Overall diagnostic success of the procedure was81.4%, and the success rate to diagnose malign and benign lesions was 81.9% and 76.1%, respectively.Pneumothorax which needs pleural tube inplacement was seen in five patients with peripheral lesion as major complication.
CONCLUSIONUS USG-guided FNAB performed for thoracic lesions, is associated with a high rate of diagnostic success (81.4%) and a low rate of major complications (1.9%).

2.Diagnostic value of ultrasound guided transthoracic tru-cut biopsy in thorax malignancies
Coşkun Doğan, Seda Beyhan Sağmen, Elif Torun Parmaksız, Nesrin Kıral, Ali Fidan, Sevda Şener Cömert, Banu Salepçi
doi: 10.4103/ejop.ejop_43_18  Pages 53 - 58
AMAÇ Toraksın malign lezyonlarında torasik ultrasonografi (USG) rehberliğinde yapılan trans torasik tru-cut biyopsi (TTTCB) işlemlerinin tanısal değerini araştırmak.
MATERYAL-METOD Nisan 2014-Mayıs 2017 arasında toraks USG rehberliğinde biyopsi yapılan olguların dosyaları retrospektif incelendi. Final tanısı torasik malignite gelen olgulardan tanısal yöntem olarak aynı seansta aynı lezyona hem TTTCB hem de trans torasik ince iğne aspirasyon biyopsi (TTİAB) yapılan olgular çalışmaya dahil edildi. TTTCB’nin ve TTİAB’nin ayrı ayrı ve birlikte yapılmalarının tanısal başarıları hesaplandı. İşlemlerinin tanısal başarısı Mc Nemar testi kullanılarak karşılaştırıldı.
BULGULAR Çalışmaya 32 olgu dahil edildi. Toraks USG rehberliğinde yapılan TTİAB ve TTTCB ile 32 olgunun 30’unda (%93.8) tanısaldı. TTİAB bu 32 olgunun 23’ünde (%71.8), TTTCB 26’sında (%81.2) tanısaldı. TTİAB’nin tanısal olmadığı 9 olgunun 7’sinde (%77.7) TTTCB tanısal olmuştu. Yapılan TTİAB işleminin tanı başarısı %71,8, TTTCB işleminin %81,2, TTTCB ve TTİAB’nin aynı seansta birlikte uygulanması ile genel tanı başarısı %93.7 olarak hesaplandı.
Torasik USG rehberliğinde tek başına yapılan TTTCB işlemi ile TTİAB işleminin tanısal başarısı arasındaki fark yoktu (p=0.508). Her iki işlemin birlikte yapılmasının tanı başarısı, tek başına TTİAB yapılmasına göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,016). İşlemler sırasında 1 olguda (%3.1) olguda tüp takılmasına gerek olmayan pnömotoraks gelişti.
SONUÇ Torasik USG rehberliğinde yapılan TTİAB ve TTTCB işlemleri tanısal başarısı yüksek işlemlerdir ve birbirlerine üstünlükleri yoktur. USG rehberliğinde her iki işlemin kombine edilmesi tanı başarısını istatistiksel anlamlı oranda artırmaktadır.
Aim: To investigate the diagnostic value of ultrasound (US) guided transthoracic fine needle aspiration biopsy (TTFNA) and US guided transthoracic tru-cut biopsy (TTTCB) in malignant thorax lesions.
Material and method: Patients who underwent US guided transthoracic biopsies between April 2014 and May 2017 were retrospectively evaluated. Patients who were diagnosed as thoracic malignancy and both TTTCB and TTFNA performed for the same lesion were included in the study. The diagnostic accuracy of TTTCB, TTFNA and their combination were analyzed. The diagnostic accurracy of methods were ststistically compared by McNemar Test.
Results: Thirty two patients were included in the study. Ultrasound guided TTFNA and/or TTTCB were diagnostic in 30 (93.8%) of them. TTFNA was diagnostic in 23 (%71.8), TTTCB were diagnostic in 26 (%81.2) of these pateints. Seven (77.7%) of 9 patients in which TTFNA was not diagnostic, TTTCB was diagnostic. The diagnostic accuracy was 71.8% and 81.2% for TTFNA and TTTCB, respectively. When TTTCB and TTFNA were performed consecutively in the same procedure, the overall diagnostic accuracy was 93.7%. There was no difference between the diagnostic accuracy of US-guided TTFNA and TTTCB (p=0.508). The diagnostic accuracy of combination of TTFNA and TTTCB was significantly higher than that of TTFNA alone (p=0.016). During the procedures, pneumothorax which didnot require chest tube insertion was detected as complication in 1 case (3.1%).
Conclusion: Diagnostic accuracy of US-guided TTFNA and TTTCB is high and has no superiority to each other. Combining both procedures under the quidence of US increases the diagnostic accuracy statistically significantly.

3.The Effect of Morphine Delta Receptor Activity on Ischemic Postconditioning in Lung İschemia Reperfusion İnjury
Nuri Düzgün, Hıdır Esme, Ibrahim Kılınç, Mustafa Çalık
doi: 10.4103/ejop.ejop_13_18  Pages 59 - 64
Amaç: İskemi ve reperfüzyona bağlı olarak ortaya çıkan akciğer hasarının fizyopatolojisi bağlamında, iskemik ardkoşullama protokolüne Morfin sulfat ilavesinin etkisini araştırmayı amaçladık.
Metod: Çalışmada 48 dişi Wistar albino sıçan kullanıldı. Sol 5. İnterkostal aralıktan torakotomi yapılan grup Sham grubu olarak kabul edildi. İskemi reperfüzyon (IR) grubunda torakotomi ve iskemi reperfüzyon periyodu uygulandı. İskemi reperfüzyon ardkoşullama (IRAK) grubunda torakotomi, iskemi reperfüzyon periyodu ve iskemik ardkoşullama uygulandı. İskemi reperfüzyon arkoşullama 3 ve 30 (IRAK3 ve IRAK30) gruplarında iskemik arkoşullamaya ilave olarak 3 ve 30 μmol Morfin sulfat dozları uygulandı. Akciğer doku örneklerinde TNF- α, IL-1 ve IL-10 seviyeleri ölçüldü.
Bulgular: Ardkoşullama ve Morfin uygulanan gruplarda proinflamatuar sitokin olan TNF-α ve IL-1 düşük değerlere, antiinflamatuar sitokin olan IL-10 ise yüksek değerlere sahipti. TNF-α ve IL-1 değerlerinde IRAK3 ile IR ve IRAK grupları arasında anlamlı fark vardı. Ayrıca IL-10 değerleri IRAK3 ile IRAK grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farka sahipti.
Sonuç: Çalışmada iskemik ardkoşullama protokollerine ilave edilen morfinin proinflamatuar ve antiinflamatuar sitokin değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. Akciğer transplantasyon protokollerine morfinin eklenmesi ile ardkoşullamanın iskemi reperfüzyon hasarını azaltacağına inanıyoruz.
Objective: In the context of the physiopathology of lung damage due to ischemia and reperfusion injury, we aimed to demonstrate the effects of the addition of morphine sulphate to ischemic post-conditioning protocol.
Methods: In the present study, 48 Wistar albino female rats were employed. Group 1 was accepted as the Sham group that underwent thoracotomy through the fifth left intercostal space. IR group: thoracotomy and ischemia reperfusion period. IRPC group: thoracotomy, ischemia reperfusion period and ischemic post-conditioning. In IRPC3 and IRPC30 groups, in addition to ischemic post-conditioning different doses of morphine sulfate (3μmol and 30μmol) was administered. TNF- α, IL-1, and IL- 10 levels were measured in biochemical assessment of the lung tissue samples obtained.
Results: TNF-α and IL-1 (pro-inflammatory cytokines) have lower values and IL-10 (antiinflammatory cytokine) have higher values both in the groups which have been subject to postconditioning and morphine. TNF-α and IL-1 levels in lung tissue were statistically significant between the IRPC3 group and the IR and IRPC groups. In addition, IL-10 level in lung tissue were statistically significant between the IRPC3 group and the IRPC group.
Conclusion: In the present study conducted with experimental animals where morphine was also injected besides ischemic PC protocols, statistically significant differences were determined in the lung tissue analyses when we compared pro-inflammatory and anti-inflammatory cytokine values. We firmly believe that adding morphine to the lung transplantation protocols and post conditioning will decrease ischemia reperfusion damage.

4.Robotic Surgery in Mediastinal Cystic Pathologies
Erkan Kaba, Kemal Ayalp, Tugba Cosgun, Alper Toker
doi: 10.5152/ejp.2017.70783  Pages 65 - 69
Amaç
Bu çalışmada, robotik cerrahi sistem kullanılarak tedavileri yapılan mediastinal kistik patolojisi olan hastalarının sonuçları analiz edildi.
Materyal ve Metod
Ekim 2011-Haziran 2017 tarihleri arasında robotik cerrahi sistem kullanılan 296 hastanın prospektif toplanan dataları retrospektif olarak incelendi. Bu hastalardan mediastenin kistik patolojileri sebebiyle opere olan 9 (%3) hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, robotun hastaya kenetlenme (docking) ve konsol süreleri, patoloji sonuçları, hastanede kalış süreleri, lezyonların anatomik lokalizasyonları, kan transfüzyon ihtiyaçları, açık cerrahiye geçme oranları, mortalite ve morbidite oranları kaydedildi.
Bulgular
Bu hastaların 5’i erkek 4’ü kadın ve ortalama yaş 45.5±21.2 idi. Lezyon 2 hastada ön, 4 hastada orta, 3 hastada ise arka mediastendeydi. Altı hasta bronkojenik kist, 1 hasta perikard kisti ve 2 hasta timik kist tanıları ile opere edildi. Ortalama hastane de kalış süreleri 3.3±1.5 gündü. Medyan konsol süresi 45 dakika (30 dakika-110 dakika) ve medyan docking süresi ise 20 dakikaydı (10 dakika-40 dakika). Hastaların hiçbirisine kan transfüzyonu uygulanmadı. Hiçbir hastada morbidite ve mortalite gelişmedi.
Sonuç
Biz mediasten cerrahisinde robotik teknolojinin, cerraha teknik üstünlükler sağlamasıyla, disseksiyonunda zorluk yaşanabilecek lokalizasyonda yerleşmiş mediasten kistik patolojilerde tercih edilebileceğini düşünüyoruz.
Purpose
In this study, results of surgery for patients with mediastinal cystic pathology who were treated by the utilization of robotic surgery system were analyzed.
Material and Method
Prospectively collected data of 296 patients on whom robotic surgery system was used between October 2011 and June 2017 were retrospectively examined. Of these patients, 9 (3%) patients who were operated due to cystic pathologies of mediastinum were included in this study. Age, gender, docking and console times of the robot, pathology results, length of hospital stay, anatomic localization of the lesions, blood transfusion requirement, conversion to open surgery, mortality and morbidity rates were recorded.
Findings
Five patients were male and 4 were female, and the mean age was 45.5±21.2 years. The lesion was localized in anterior mediastinum in 2 patients, middle mediastinum in 4 patients, and in posterior mediastinum in 3 patients. Six patients underwent surgery with the diagnosis of bronchogenic cyst, 1 patient underwent surgery with the diagnosis of pericardial cyst, and 2 patients underwent surgery with the diagnosis of thymic cyst. The mean length of hospital stay was 3.3±1.5 days. The median console time was 45 minutes (30 minutes-110 minutes) and the median docking time was 20 minutes (10 minutes-40 minutes).
Conclusion
We consider that, with technical advantages provided to the surgeon in mediastinal surgery, robotic technology can be preferred in cystic pathologies of the mediastinum localized in areas that may pose challenges in dissection.

5.How Much Are We Aware Of The Increase In Accompanying Comorbidities In Sarcoidosis?
Meltem Ağca, Fatma Tokgöz Akyil, Ayşegül Berk, Sümeyye Alparslan Bekir, Dildar Duman, Merve Hörmet, Oğuzhan Akman, Tülin Sevim
doi: 10.4103/ejop.ejop_17_18  Pages 70 - 77
Amaç: Sarkoidoz, non-kazeifiye granülomatöz inflamasyon ile karakterize multisistemik kronik bir hastalıktır. Diğer kronik inflamatuvar ve malign hastalıkların sıklığında artış olduğu bildirilmektedir. Çalışmanın primer amacı sarkoidoz hastalarında komorbid hastalık tiplerini ve sıklığını, özellikle romatoid artrit, tiroid hastalıkları gibi oto-immün olanlar ve malignite riskinde artış olup olmadığını saptamaktır. Sekonder amaç sık saptanan komorbiditelerin ilişkili olduğu faktörleri belirlemektir.
Metod: Kliniğimizde 1998-2016 yılları arasında sarkoidoz tanısı ile dosya açılmış 694 hastanın dosyası retrospektif incelendi. Kaydedilen komorbid hastalıkların sıklığı ülke verileri ile karşılaştırıldı.
Bulgular: Hastaların 487’si (%70) kadın ve tanı anında yaş ortalaması 42.9±11.8 (18-87) idi. 490 (% 70) hastada en az bir komorbidite saptandı. Çalışmada en sık saptanan komorbiditeler sırasıyla; sistemik hipertansiyon (%22), hepatosteatoz (%16.9), diabetes mellitus (%16.4), tiroid hastalıkları (%13.1), astım (%12) idi. Malignite %4.0, romatoid artrit % 2.2 oranında bulundu. Ülke genelinde görülen sıklıklarıyla karşılaştırılmasında diabetes mellitus, tiroid hastalıkları, astım, malignite ve romatoid artrit prevalansının daha yüksek olduğu görüldü. Diyabet, tiroid, astım hastalığı kadınlarda daha sık idi. Komorbidite olarak diyabet, tiroid, astım, romatoid artrit hastalığı ve malignite saptanan hastaların yaş ortalaması olmayanlara göre daha ileriydi.
Sonuç: Sarkoidoz hastalarında komorbidite sık izlenmekte olup, diabetes mellitus, tiroid hastalıkları, astım, malignite ve romatoid artritin görülme sıklığı ülke verilerine göre yüksektir.
Objective: Sarcoidosis is a multisystem chronic disease characterized by granulomatous inflammation. It is reported that the frequency of other inflammatory and malignant diseases increases. The primary objective of the study is to determine the types of comorbid diseases and their frequency, and whether the risk of malignancies and autoimmune diseases such as rheumatoid arthritis and thyroid increases. The secondary objective is to identify the factors related to the comorbidities frequently detected.
Methods: The files of 694 patients who had the diagnosis of sarcoidosis between1998-2016 were evaluated. The frequency of comorbid diseases recorded was compared to the data of our country.
Results: Among the patients, 487(70%) were female, and the mean age at diagnosis was 42.9 ± 11.8 (18-87). In 490 patients (70%) at least one comorbidity was detected. The most frequently detected comorbidities were systemic hypertension(22%), hepatosteatosis (16.9%), diabetes mellitus (16.4%), thyroid diseases (13.1%), and asthma (12%). Malignancy was found in a ratio of 4.0%, rheumatoid arthritis in 2.2%. The comparison to the frequencies across the country showed that the prevalence of diabetes mellitus, thyroid diseases, asthma, malignancy, and rheumatoid arthritis was higher. Diabetes, thyroid diseases, asthma were more frequent in women. The mean age of patients in which diabetes, thyroid diseases, asthma,rheumatoid arthritis or malignancy was detected as a comorbidity was higher than those without comorbidities.
Conclusion: Comorbidities frequently occur among sarcoidosis patients, and the frequency of diabetes mellitus, thyroid diseases, asthma, malignancy, and rheumatoid arthritis is higher than the data of the country.

6.The Sleep Qualıty of Nurses and Its Influencıng Factors
Merve Tarhan, Aylin Aydın, Ersin Ersoy, Levent Dalar
doi: 10.4103/ejop.ejop_35_18  Pages 78 - 84
Giriş: Kaliteli ve güvenli hasta bakımının sürekliliğini sağlamakla yükümlü olan hemşirelerin uyku sorunları açısından ciddi risk taşıdıkları bilinen bir gerçektir. Bu düşünceden yola çıkılarak hemşirelerin uyku kalitesi ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla çalışma gerçekleştirildi.
Yöntem: Tanımlayıcı-kesitsel nitelikteki çalışma, İstanbul’da bir eğitim araştırma hastanesinde çalışan 152 hemşire ile gerçekleştirildi. Bireysel Özellikler Formu, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Hastane Depresyon ve Anksiyete Ölçeği (HAD), Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ) ve Yorgunluk Şiddeti Ölçeği (YŞÖ) olmak üzere 5 bölüm ve 64 sorudan oluşan anket formu kullanıldı. Verilerin analizinde tanımlayıcı testler, ki-kare testi, Spearman korelasyon analizi ve ikili lojistik regresyon analizi kullanıldı.
Bulgular: Hemşirelerin %61,9’unun düşük uyku kalitesine sahip olduğu belirlendi. PUKİ ile EUÖ ve HAD-D arasında zayıf derecede, PUKİ ile YŞÖ ve HAD-A arasında orta derecede pozitif ilişki görüldü. Yaş, çalışma şekli, anksiyete ve yorgunluk düzeylerinin uyku kalitesini etkileyen faktörler olduğu belirlendi.
Sonuç: Çalışmanın sonuçları hemşirelerin yaklaşık üçte ikisinin uyku kalitesinin düşük olduğunu ve ileri yaş, gece vardiyasında çalışma, anksiyete ve yorgunluk düzeyi yüksekliğinin uyku kalitesini olumsuz etkilediğini göstermektedir. Hemşirelerin uyku kalitesinin arttırılmasında yaş, mesleki deneyim ve ruhsal sağlık durumu dikkate alınarak çalışma yaşamlarının düzenlenmesinin etkili olabileceği düşünülmektedir.
Background: It is a known fact that nurses who are obliged to maintain the continuity of quality and safety patient care have a serious risk of sleeping problems. From this point of the study was conducted to determine the sleep quality of nurses and affecting factors.
Material and Methods: The descriptive-cross sectional study was carried out with 152 nurses working at a training and research hospital in Istanbul. A questionnaire form consisted of Individual Characteristics Form, Pittsburgh Sleep Quality Index (PSQI), Hospital Anxiety and Depression Scale (HAD), Epworth Sleepiness Scale (ESS) and Fatigue Severity Scale (FSS) was used to collect data. Descriptive tests, chi-square test, Spearman correlation analysis, binary logistic regression analysis were used for statistical analysis.
Results: It was determined that nurses of 61,9% had poor sleep quality. While a weak positive correlation was found between PSQI and ESS, HAD-D, a moderate correlation was determined between PSQI and FSS, HAD-A. Age, working style, anxiety and fatigue levels were found to be factors affecting sleep quality.
Conclusion: The results of the study show that sleep quality of nurses is low in approximately two thirds of them and elder, night shift work, high anxiety and fatigue levels have a negative effect on sleep quality. It is thought that the regulation of working life considering age, occupational experience and mental health status may be effective in order to increase the sleep quality of nurses,

7.Effect of sputum bacteriology on the prognosis of patients with acute exacerbations of bronchiectasis in the intensive care unit
Fatma Çiftci, Deniz Doğan Mülazımoğlu, Serhat Erol, Aydın Çiledağ, Akın Kaya
doi: 10.5152/ejp.2017.96658  Pages 85 - 92
Amaç
Bronşektazi olgularında bakteriyel enfeksiyon etkenin izole edilmesi hastalık şiddeti ile ilişkilidir. YBܒ nde bronşektazi alevlenmesi tanısıyla hospitalize edilen olgularda enfeksiyon varlığının prognoza etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem
Tek merkezli retrospektif araştırmaya YBܒ ne bronşektazi alevlenme tanısıyla yatırılan 48 hasta dahil edildi. Bu olguların YBܒ ne yatırıldıkları anda balgam kültürleri alındı. Olguların klinik özellikleri, non-invaziv (NIV) ve invaziv ventilasyon (IV) ihtiyacı ve mortalite kaydedildi.
Bulgular
YBܒ ne kabulünde alınan balgam kültüründe 24 hastada etken mikroorganizma görüldü. 12 hastada Pseudomonas aeroginosa, 4 hastada Streptokokus pneumonia, 3 hastada Hemophilus influenza, 3 hastada Acinetobacter baumannii ve 2 hastada Escherichia coli enfeksiyonu izlendi. 17 olgunun YBܒ nde takibinde IV ihtiyacı gelişti. Bu olgulardan yedisi takibinde ex oldu.
Balgam kültüründe üreme olması IV ihtiyacı ile ilişkili bulundu (p=0.005). Kültürde üreme olan grubun bronşektazi yaygınlığı daha fazlaydı (p=0.028). IV ihtiyacı olan ve prognozu kötü olan grupta bronşektazi yaygınlığı (p=0.007), PAP (p=0.004), CRP (p=0.014) ve son 1 yılda hospitalizasyon sayısı daha yüksek (p=0.017) bulundu. PAP, kültür sonucu ve bronşektazi yaygınlığı ile oluşturulan multipl lineer regresyon modelinde kültürde üreme olması en önemli faktör olarak izlendi (OR: 2.05, (CI: 0.875-3.230); p=0.04).
Sonuç
YBܒ nde takip edilen bronşektazi alevlenme olgularında balgam kültüründe üreme olması hastalık prognozunda en önemli faktördür.
Objective
In bronchiectasis cases, isolation of the bacterial infection agent is related with disease severity. The purpose of the study was to find the impact of bacterial infections on the prognosis of bronchiectasis exacerbations in patients hospitalized in the intensive care unit (ICU).
Method
A retrospective, single-center, clinical study was performed on 48 patients who were diagnosed as having bronchiectasis exacerbation in the ICU. Sputum cultures of the patients were collected at the time of ICU admission. Clinical characteristics, treatment with non-invasive ventilation (NIV), invasive ventilation (IV) requirement, and mortality were recorded.
Results
The bacteriologic sputum examination was positive in 24 patients. The bacteriologic analysis of sputum cultures revealed Pseudomonas aeruginosa in 12 patients, Streptococcus pneumonia in 4, Hemophilus influenza in 3, Acinetobacter baumannii in 3, and Escherichia coli in 2 patients. Seventeen patients needed IV during ICU follow-up, 7 of whom died.
Bacterial proliferation in sputum culture was correlated to IV treatment need (p=0.005). The radiologic disease extent was greater in patients with culture proliferation (p=0.028). The patients who needed IV treatment had a greater radiologic disease extent (p=0.007), pulmonary artery systolic pressure (PAP) (p=0.004), C-reactive protein (CRP) (p=0.014), and number of hospital admissions (p=0.017). A multiple regression analysis for treatment success involving the variables of PAP, culture results, and radiologic disease extent revealed that bacterial proliferation was the most important factor for treatment success (OR: 2.05; CI: [0.87-3.23]; p=0.04).
Conclusion
Positive bacterial examination of sputum is the most important prognostic factor for patients with bronchiectasis exacerbation admitted to the ICU.

8.The Approach To Community-Acquired Pneumonia: A Survey Study
Berna Akıncı Özyürek, Arzu Ertürk, Yusuf Aydemir, Nazan Şen, Dursun Alizoroğlu, Mustafa Hikmet Özhan
doi: 10.4103/ejop.ejop_37_18  Pages 93 - 98
Toplumda gelişen pnömoni (TGP) günlük pratikte sıkça karşılaşılan, toplum içinde ve günlük yaşam sırasında bilinen herhangi bir immün yetmezlik durumu olmayan kişilerin toplumdan edindiği patojenlere bağlı olarak gelişen bir alt solunum yolu ve akciğer parenkimi infeksiyonudur. Pnömoni tedavisindeki gecikmenin morbidite ve mortaliteyi artırdığı bilinmektedir. Günümüzde pnömonide tedavi gruplarını belirlemede, çeşitli skorlama sistemleri kullanılmaktadır. TGP olgularına yaklaşımın değerlendirilmesi amacıyla Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) İnfeksiyon Çalışma Grubu tarafından 22 soruluk bir anket hazırlanmıştır. Anket Temmuz 2013-Haziran 2016 tarihleri arasında TÜSAD’a ait resmi web sayfasında yayınlanmıştır. Yetmiş sekiz kişi anketi internet sitesi üzerinden yanıtlamıştır. Anket sorularına verilerin cevapların hekimlerimizin TGP’ye yaklaşımını göstermesi açısından yeni rehberlere öncülük edeceğini düşünmekteyiz.
Community-acquired pneumonia (CAP), which is often seen in daily practice, is a lower respiratory tract and pulmonary parenchyma infection which develops in society and daily life with community-acquired pathogens in individuals with no known immune failure. Delay in the treatment of pneumonia is known to increase morbidity and mortality. Various scoring systems are currently used in the identification of treatment groups in pneumonia. With the aim of evaluating the approach to CAP cases, the Infection Working Group of the Turkish Respiratory Research Association (TUSAD) prepared a 22-item questionnaire, which was published on the TUSAD official website between July 2013 and June 2016. A total of 78 individuals responded to the questionnaire on the website. The responses to the questionnaire could indicate the way forward for new guidelines for physicians in respect of the approach to CAP.

BRIEF COMMUNICATION
9.Working at a dedicated hospital for respiratory diseases from the perspective of an anesthesiologist
Derya Özden Omaygenç, Necati Çıtak
doi: 10.4103/ejop.ejop_15_18  Pages 99 - 103
Geçtiğimiz seksen yıl içinde kaydedilen ilerlemelere rağmen; torasik cerrahi, çoğunlukla yüksek riskli hastalarla uğraşılması itibariyle halen mortalite ve morbidite anlamında üst sıralarda yer alan bir disiplindir. Bu durumda, çok sayıda torasik cerrahi vakasının yapıldığı merkezlerde çalışan anestezistler için de stres ve endişe kaçınılmaz olmaktadır.
İşte bu mevhumu aydınlatmak, memnuniyet derecesini belirleyip, temel kaygıları ölçmek için bir anket oluşturuldu ve Türkiye'de göğüs hastalıkları üzerine branşlaşmış dört büyük hastanede çalışan 30 anesteziste gönderildi. 19 kişiden alınan cevaplar doğrultusunda elde edilen veriler burada paylaşıldı.
Tecrübe düzeyi ve nasıl kazanıldığı, nöbet sayısı, insan ilişkileri, tanı ve tedavi araçlarına ulaşma imkânı, bilimsel aktivitelere katılım ve nihayetinde genel memnuniyet düzeyi sorgulandı ve rakamlar kaydedildi.
Katılımcıların %68,4’ünün genel memnuniyeti kabul edilebilir düzeydeydi. Nöbetlerin fazlalığı, ECMO, ILA, PICCO, ultrason, video laringoskop gibi araçların kullanılamaması, bilimsel aktivitelerde yeterince yer alamamak ve diğer birimlerle iletişimin bozuk olması temel sorunlar olarak görülmekteydi.
Yine katılımcılar, bu olumsuzlukların üstesinden gelmek için yapılabilecek temel iyileştirmelerin araştırma ve yayın sürecine katılımı arttırmak (%38,8) ve kişisel ilişkileri düzenlemek (%36,8) olduğu yönünde görüş belirttiler.
Sonuç olarak, bu problemleri çözmeye yönelik somut adımlar atılarak, mutlu bir çalışma ortamı yaratılabileceği aşikardır. Şunu mutlaka belirtmek gerekir ki; sadece kurumların değil genel sağlık hizmetinin kalitesinin de arttırılması, ancak hem anestezistler hem de göğüs hastalıkları ve göğüs cerrahisi uzmanlarının karşılıklı olarak olumlu davranış biçimleri sergilemesiyle mümkündür.
Despite subsequent improvements at the last eighty years, thoracic surgery is still ranked at top spots by means of mortality and morbidity on the occasion of dealing with high risk patients mostly. This fact legitimates the stress and anxiety of anesthesiologists employed in high-volume thoracic surgery centers.
To evaluate the level of satisfaction and determine major concerns, a survey was formed and sent to 30 anesthesiologists working at four major centers dedicated to respiratory diseases. 19 replies were received and the collected data was shared.
Degree of expertise and how it had been gained, quantity of night shifts, measures of personal relationships, availability of certain diagnostic and therapeutic tools, contribution to research activities and eventually level of satisfaction at all was questioned and ratings were noted.
The level of acceptable satisfaction was determined to be 68.4%. Major concerns were seemed to be excess of night shifts; inability to use certain modalities like ECMO, ILA, PICCO, ultrasound and video laryngoscopy; inadequate participation at research acts, and unfavorable inter-disciplinary relationships.
Participants specified basic potential improvements to overcome these adversities as taking place in scientific activities and publishing process more frequently(38.8%) and regulating personal relationships (36.8%).
Concisely, by taking concrete steps for solving these issues, a favorable work environment can be consituted. It is mandatory to emphasize that reciprocal acts of both anesthesists and respiratory disease specialists will certainly help promoting not only the institutions but also the quality of health service.

CASE REPORT
10.The Case of Idiopathic Pleuroparenchymal Fibroelastosis Diagnosed By Transbronchial Biopsy
Huseyin Arpag, Muhammet Sayan, Nurhan Atilla, Fulsen Bozkus, Hasan Kahraman, Abdulkadir Yasir Bahar, Mahmut Tokur
doi: 10.4103/ejop.ejop_12_18  Pages 104 - 106
İdiopatik plöroparankimal fibroelastozis(PPFE) nadir görülen idiopatik interstisiel pnomönilerdendir. Etyoloji ve patofizyolojisi tam olarak bilinmemektedir.Prognozu kötü ve akciğer nakli dışında etkin bir tedavisi bulunmamaktadır.54 yaşında transbronşial biyopsi ile tanı koyduğumuz, radyolojik ve histopatolojik özellikleri ile PPFE li bir olguyu literatür eşliğinde sunduk.
Pleuroparenchymal fibroelastosis (PPFE) classified in idiopathic interstitial pneumonitis group is rarely seen. Etiology and pathophysiology of this entity are not completely understood. The prognosis is poor and there is no effective treatment except for lung transplantation. Here we presented a case of PTFE diagnosed by transbronchial biopsy via fiberoptic bronchoscopy and its histopathological and clinicoradiological features.

11.Submassive pulmonary tromboembolism as a first sign of occult adenocarcinoma
Fatma Yıldırım, Iskender Kara, Halil Çınar, Melda Türkoğlu, Gülbin Aygencel
doi: 10.4103/ejop.ejop_42_18  Pages 107 - 110
Venöz tromboembolizm (VTE) kanser ile ilişkili en sık görülen komplikasyonlardan biridir ve kanser hastalarında mortaliteyi artırmaktadır. Venöz tromboembolizm, gizli kanserin ilk bulgusu olarak ortaya çıkabilmektedir. Burada, 54 yaşındaki bayan bir hastada VTE ve pulmoner tromboemboli ile ortaya çıkan daha sonra disemine pankreatiko-biliyer sistemden kaynaklı adenokarsinom tanısı alan bir olgu sunulmuştur.
Venous thromboembolism is a one of the most common complications of cancer, which also contributes to mortality in cancer patients. Venous thromboembolism can be the first manifestation of occult cancer. We present a case of 54-year-old woman with deep vein thromboembolism and pulmonary embolism as first signs of cancer who was subsequently diagnosed with disseminated adenocarcinoma, most likely of the pancreatico-biliar system.



 
Quick Search




 




















 
Copyright © 2016 Turkish Respiratory Society. All rights reserved
Bu web sitesi sağlık profesyonellerine yöneliktir. İçeriğindeki yazılar ve dökümanlar hekim veya eczacı görüşü yerine geçmez. Sitenin kullanımıyla ilgili her türlü sorumluluk kullanıcıya/ziyaretçiye aittir.

LookUs & Online Makale