Main Page Aims and Scope Editorial Board Instructions to Authors Contact

 
Eurasian J Pulmonol: 6 (2)
Volume: 6  Issue: 2 - April 2004
Hide Abstracts | << Back
1.The efficacy of bi-level positive airway pressure (BIPAP) in acute exacerbation of chronic obstructive pulmonary disease (COPD)
Tansu ULUKAVAK ÇİFTÇİ, Sema MULLAOĞLU, Türkan TATLICIOĞLU
Pages 45 - 52
Akut solunum yetmezliğindeki kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)'lı hastalarda genellikle intübasyon ve mekanik ventilasyon ihtiyacı doğar. Ancak, invaziv mekanik ventilasyon önemli komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu nedenle akut solunum yetmezliğindeki KOAH'lılarda noninvaziv yöntemlerle ventilasyon desteği gittikçe daha fazla önerilmeye başlanmıştır. Biz de çalışmamızda KOAH akut atakta BiPAP (bi-level positive airway pressure)'ın etkinliğini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 1998- 2003 yılları arasında KOAH akut atak tanısı ile kliniğimize başvuran ve medikal tedaviye yanıt vermeyen 40 hasta alındı. Tüm hastalara spontan mod'ta BiPAP uygulandı. BiPAP'ın başlangıç basınçları, IPAP 8 cmH2 O, EPAP 4 cmH2 O olacak şekilde ayarlandı. Pulse oksimetre ile saptanan SaO2 değeri %88'in üstünde olacak şekilde oksijen verildi. İlk uygulamadan 30 dakika sonra arteriyel kan gazı değerlerine bakıldı. Eğer PaCO2 değerinde %10-20 azalma varsa IPAP değeri 12 cmH2 O'ya, azalma yok ya da %10'dan az ise IPAP 16, EPAP 8 cmH2 O'ya kadar yükseltildi. Tedavi boyunca BiPAP basınçları klinik ve kan gazı bulgularına göre modifiye edildi. Çalışmanın sonucuna göre, pH, PaCO2 , PaO2 ve HCO3 değerlerinin ortalama 11,08±7,03 gün BiPAP tedavisi sonrasında ilk ölçüme göre anlamlı oranda düzeldiği saptandı. 40 hastadan sadece 2'sine (%5) mekanik ventilasyon gerekti, 38'i BiPAP ile başarıyla ventile edildi. Bizim çalışmamız da daha önceden yapılan benzer çalışmalar gibi BiPAP'ın KOAH'da akut solunum yetmezliğinin düzelmesi ve trakeal intübasyona gerek kalmaması açısından etkinliğini göstermiştir.
Patients with chronic obstructive pulmonary disease (COPD) and acute respiratory failure normally need to be supported with intubation and mechanical ventilation. However, while artificial ventilation has become a widely used technique, complications are increasingly being reported. This is why methods of noninvasive pressure support ventilation are being proposed more and more for COPD patients with acute respiratory failure. The objective of this study is to evaluate the efficacy of bi-level positive airway pressure support system (BiPAP) in acute exacerbation of COPD. Forthy patients admitted in the period 1998-2003 to our department with an acute exacerbation of COPD refractory to conventional (medical) treatment were studied. For all patients BiPAP was performed in the spontaneous mode. The initial settings of the BiPAP system were 8cmH2O for IPAP and 4 cmH2O for EPAP. Supplemental oxygen was delivered to maintain an oxygen saturation greater than 88% as measured by a bedside pulse oximeter. Arterial blood gases were measured at the end of 30 minutes of ventilation with the first adjustment. If PaCO2 had decreased 10 to20%, IPAP was increasd to 12 cmH2O. If PaCO2 had not decreased or the decrease was less than 10%, IPAP was increased up to 16cmH2O and EPAP to 8cmH2O. Ventilation parameters were sometimes modified in the course of the study according to clinical and blood gas analysis data. The results of the study showed a significant improvement in the mean pH, PaCO2, PaO2 and HCO3 between measurements made prior to BiPAP and those obtained after a mean 11.08 ± 7.03 days of support with optimal settings. Only 2 of the 40 patients (5%) needed tracheal intubation. The remaining 38 patients (95%) were successfully ventilated. Our study confirms the results from previous studies on the efficacy of BiPAP in avoiding endotracheal intubation and improving the immediate outcome during episodes of acute respiratory failure in COPD patients.

2.Thrombosis in lung cancer: three case reports
Ayşe BİLGE ÖZTÜRK, Züleyha KAYA, Gülfer OKUMUŞ, Esen KIYAN, Orhan ARSEVEN, Turhan ECE
Pages 62 - 66
Malignite, derin ven trombozu için önemli bir risk faktörüdür. Prostat, pankreas ve akciğer kanserleri sıklıkla trombozlarla birlikte görülmektedir. Venöz tromboembolizm kanserli hastalarda en sık ölüm nedenleri arasındadır. Bu hastalarda trombozun tedavisi de oldukça güçtür. Bu yazıda kanserli hastalarda tromboz tedavisinin zorluklarını ve profilaktik tedavinin önemini vurgulamak amacıyla çok sayıda trombozlarla seyreden akciğer kanserli üç olgu sunulmuştur. Antikoagulan tedaviye bağlı komplikasyonlar nedeniyle olguların tedavileri tamamlanamamış ve bu nedenle kaybedilmişlerdir.
Malignancy is the most important risk factor for venous thromboembolism. Prostate, pancreas and lung cancers are frequently seen with thrombosis. One of the most common causes of the mortality in patients with malignancy is thromboembolism. Moreover, the treatment for thrombosis is also very diffucult for these patients. Here, three lung cancer patients with multiple thrombosis are reported to emphasize the difficulties of thrombosis therapy and the importance of prophylaxis in cancer patients. The treatment has been stopped in three cases because of complications related to thrombosis therapy and the cases were lost.

3.Malignant pleural mesothelioma: review of 92 cases
Esra ÖZTÜRK,, Attila SAYGI,, Sema SARAÇ, Hakan KIRAL, Filiz SÜNGÜN, Gül DABAK, Gülfem YURTERİ, Bülent ARMAN
Pages 67 - 73
1990-2000 yılları arasında hastanemizde malign plevral mezotelyoma tanısı konmuş 92 vaka, klinik ve radyolojik bulgular, tanı ve tedavi metodları açısından gözden geçirildi. Kırk dokuzu erkek, 43'ü kadın olan hastalarımızın ortalama yaşı 56'idi. Temas öyküsü, 1'i erionit, 5'i asbest olmak üzere sadece 6 hastada tespit edildi. Hastalarımızın %65.2'si Marmara Bölgesinden başvurdu. Vakalarımızın 87'sinde (%94.5) plevra sıvısı mevcuttu. En sık semptomlar, göğüs ağrısı (%79.3) ve dispne idi. (%63.04). Semptomların başlangıcından tanıya kadar geçen ortalama süre 5.2 aydı. Çeşitli tanı metodları ile tespit edilen histolojik tipler epitelyal (%91.5) sarkomatöz (%6.5) ve miks tipti. (%8.6). Tanı değeri, torasentezin %17.2 (14/81), plevra biyopsisinin %57.1 (37/56) VATS'ın %97.8 (46/47), açık plevra biyopsisinin %100 (8/8) ve torakoskopinin %100 (11/11) olarak bulundu. Çalışmamızda, özellikle torakoskopi,açık plevra biyopsisi ve VATS'ın tanı değeri yüksek bulundu. Son yıllarda diğer tanı metodları ile sonuca ulaşılamadığında vakit kaybetmeden VATS uygulandığı ve bu şekilde, semptom başlangıcından tanıya kadar geçen sürenin 4.4 aya indiği ve uygun vakalarda multimodal tedavinin tercih edildiği dikkati çekmektedir.
92 patients diagnosed as malignant mesothelioma at our hospital between 1990 and 2000 are reviewed with respect to clinical and radiological findings, methods of diagnosis and treatment. The median age of 49 male and 43 female patients was 56 years. History of contact could be detected only in 6 patients, in one with erionite and in five with asbestosis. 65.2% of our patients were form the Middle Sea region. Pleural effusion was presents in 87% of cases. The most common symptoms were chest pain (79.3%) and dyspnea (63.04%). The mean time from the start of symptoms until diagnosis was 5.2 months. Histological types obtained by various diagnostic methods were epithelial (81.5%), sarcomatous (6.5%) and mixed type (8.6%) mesotheliomas. Diagnosis was ascertained by thoracentesis in 14 (17.2%), pleural biopsy in 37 (57.1%), VATS in 46 (97.8%), open pleural biopsy in 8 (100%) and by thoracoscopy in 11 (100%) patients. In our study it is pointed out that the diagnostic yield of thoracoscopy, open pleural biopsy and VATS is satisfying. Especially in the recent years, VATS is performed as soon as possible if other diagnostic methods has not yielded a diagnosis. By using VATS the mean time until diagnosis is 4.4 months and multimodality treatment is preferred in selected patients.

4.The effects of local laryngeal hypoxia and hyperoxia on the central respiratory activity in rabbits
Nermin KARATURAN YELMEN, Gülderen ŞAHİN, Tülin ORUÇ, İbrahim GÜNER
Pages 74 - 79
Çalışmamızın amacı, laringeal hipoksi ve hiperokside, solunum ritminde oluşan değişikliklerin merkezsel veya periferik kaynaklı olup olmadığını araştırmaktır. Deneylerimizde, Na-tiyopentan ile anestezi uygulanan (25 mg/kg-L i.v.) ve hava soluyan tavşanlar kullanıldı. Larinks orofaringeal boşluktan ve trakeadan ayrıldı. Aşağı trakeal kanül aracılığı ile soluk hacmi (VT), soluk frekansı (f/dk) poligrafta kaydedildi ve solunum dakika hacmi (VE) hesaplandı. Sağ frenik sinir potansiyellerinden inspirasyon (TI), ekspirasyon (TE) süreleri, ortalama inspiratuar akım hızı (VT/TI) hesaplandı. Ayrıca sistemik arter kan basıncı kaydedildi. Her bir fazda alınan arteriyal kan örneklerinde PaO2, PaCO2 ve pH tayin edildi.Deneysel olarak izole edilmiş laringeal hava yolundan pompa aracılığı ile 500 mL/dak akım hızında hava, hipoksi (%7O2-%93N2) ve hiperoksi (%100O2) geçirildi. Hipoksik gazın geçirilmesinde VT artmış, f/dak artışına bağlı olarak TI ve TE anlamlı olarak kısalmıştır. VT/TI anlamlı olarak artmıştır.Hiperoksik gazın geçirilmesinde, VT artmış, f/dak'daki azalma ile beraber TI ve TE anlamlı olarak uzamıştır. Vagotomiyi takiben, superior laringeal sinirlerin kesilmesi VT'deki cevapları tamamen ortadan kaldırmıştır. Sonuç olarak bulgularımız, hipoksi ve hiperoksinin laringeal mekanoreseptörleri etkileyerek solunum merkezlerinin aktivasyonunu arttırdığını göstermiştir.
The purpose of this study was to investigate whether the changes in the respiratory pattern during laryngeal hypoxia or hyperoxia have central or peripheric origin. The experiments were carred out in spontaneously air breathing rabbits, anesthetised with soium thiopentane (25mg/kg iv). The larynx was separated from the oropharyngel cavity and from the trachea. Tidal volume (VT), respiratory frequency (f/min) were recorded from the lower tracheal cannula. Minute ventilation (VE) was calculated. Phrenic action potentials were recorded and inspiratory (TI) and expiratory (TE) durations, mean inspiratory flow rate (VT/TI) were determined. Systemic arterial blood pressure was also recorded. At the end of each experimental phase PaO2, PaCO2 and pHa were determined from the blood samples drawn from the left femoral artery. The larynx was insufflated at a flow rate of 500ml/min in hypoxia (7% O2-93% N2) and in hyperoxia (100% O2) by means of the respiratory pump. Insufflation of the larynx with hypoxic gas mixture increased VT, f/min and VE. TI and TE decreased , VT/TI increased significantly. During the insufflation of larynx with hyperoxia VT, VE, TI and TE increased significantly. Following bilateral cervical vagotomy, the responses of f/min, TI and TE to hypoxia and hyperoxia abolished. After cutting the superior laryngeal nerve, the responses of VT to both gas mixtures abolished. In conlusion, the results of this study propose that the stimulation of the laryngeal mechanoreceptors by the effects of hypoxia and hyperoxia increase the activation of the respiratory centers.

5.Malignant schwannoma of the chest wall
Banu ERİŞ GÜLBAY, Gökhan ÇELİK, Ayten KAYI CANGIR, Özlem ÖZDEMİR KUMBASAR, Hadi AKAY, Doğanay ALPER, Selim EREKUL
Pages 80 - 83
Torasik nörojenik tümörlerin % 60'ı sinir kılıfından kaynaklanmaktadır. Bu tümörlerin büyük çoğunluğunu benign schwannomalar ile nörofibromlar oluşturmaktadır. Malign schwannomalar (MSh) ise sıklıkla ekstremiteler ile paravertebral alanlarda yerleşirler. Göğüs duvarından MSh gelişimi nadirdir. Altmış beş yaşında bayan hasta, hastaneye 4 aydır devam eden göğüs ağrısı ve göğüs duvarında hızlı büyüyen kitle nedeniyle başvurdu. Fizik incelemede sağda orta koltuk altı çizgisi ile arka koltuk altı çizgisi arasında lokalize, sert, immobil, ağrısız kitle saptandı. Toraksın bilgisayarlı tomografisinde (TBT) ve MRI incelemesinde ekstraplevral yerleşimli komşu kostaları destrükte eden yumuşak doku lezyonu ve sağ orta lobda bir nodül tespit edildi. Kitlenin malign radyolojik özellikleri nedeniyle, hastaya toraks duvarı rezeksiyonu yapıldı. Kitlenin ve eksize edilen nodülün histopatolojik incelemesiyle olguya MSh tanısı konuldu. Göğüs duvarından köken alan MSh'nın nadir görülmesi nedeniyle bu olguyu sunmayı uygun bulduk.
60% of the thoracic neurogenic tumors originate from the nerve sheath. The majority of these tumors consist of benign schwannoma and neurofibroma. Malignant schwannomas (MSh) usually settle in the extremities and paravertebral sites. MSh that originate from the chest wall are rare. A 65-years-old woman admitted to the hospital with a 4-month history of thoracic pain and a chest wall mass that rapidly grows. In physical examination a stiff, immobile and painful mass localized on the right thorax between the middle underarm line and the back underarm line was discovered. Both thoracic computerized tomography (CT) and magnetic resonance imaging (MRI) revealed a soft tissue lesion that settled in the extrapleural space and showed destruction in the neighbour ribs and an accompanying nodule in the right middle lobe. Because of the malignant radiological features of the mass, chest wall resection was performed. The diagnosis of MSh was revealed by histological examination of the excised mass and nodule. This case is presented here because of the rarity of MSh originating from the chest wall.

6.Spontaneous remission in pulmonary eosinophilic granuloma: a case report
Berna KÖMÜRCÜOĞLU, Enver YALNIZ, Melih BÜYÜKŞİRİN, Gökhan YUNCU, Emel ÇELİKTEN, Nur YÜCEL
Pages 84 - 88
Pulmoner eozinofilik granüloma (PEG), akciğerlerde Langerhans histiositleri proliferasyonu ile karakterize nadir görülen interstisyel bir akciğer hastalığıdır. Akciğerlerde özellikle üst ve orta zonları tutan kistik imajlar içerebilen nodüler infiltrasyonla seyreder. Nadiren kemiklerde soliter kistik lezyonlar ve diabetes insipitüsle kendini gösteren santral sinir sistemi tutulumu izlenebilir. Etiyolojisi kesin olarak bilinmemekle beraber sigara içimi ile yakın ilişkilidir ve %97'ye varan oranlarda sigara içenlerde görülmektedir. Son yıllarda PEG'da sigaraya bağlı bombesin like peptit ve tobakoglikoproteinin immun sistem üzerinde değişikliklere yol açarak etiyolojide rol oynadığı düşünülmektedir. Hastalığın klinik seyri değişkendir, özellikle sigarayı bırakan olgularda spontan regresyonlar bildirilmiştir. Kuru öksürük ve sırt ağrısı yakınmaları ile başvuran 23 yaşında erkek olguda, radyolojik olarak bilateral üst ve orta zonlarda kistik lezyonlar içeren multipl noduler lezyonlar izlendi. Açık akciğer biyopsisi ile PEG tanısı alan ve 5. ay itibaren lezyonlarında spontan regresyon izlenen olgu sunuldu.
Pulmonary eosinophilic granuloma (PEG) is an uncommon disease of pulmonary interstitium characterized by the proliferation of Langerhans histiocytes. It presents with nodular infiltrations which may have cystic parts most prominent in the middle and upper lung zones. Rarely solid cystic lesions in the bones may be seen and central nervous system may be affected presenting as diabetes incipidus. Although the etiology of the disease is not definitely known, it has close relation with smoking status and it is seen in about 97% in smokers. In the recent years it is thought that bombesin-like-peptid and tobacoglicoprotein attributed to cigarette play a role in etiology by affecting the immune system. Clinical course of the disease is variable, spontaneous remission has been especially reported after smoking cessation. 23-years-old male patient presented with dry cough and chest pain. In his chest X-ray there were multiple nodular lesions with cystic parts in both upper and middle lung fields. The patient who was diagnosed as PEG with an open lung biopsy and showed spontaneous remission in his lesions after the fifth month is presented here.

7.
Yüksek rakımlarda egzersiz
Gökhan METİN
Pages 89 - 97
Abstract | Full Text PDF



 
Quick Search




 




















 
Copyright © 2016 Turkish Respiratory Society. All rights reserved
Bu web sitesi sağlık profesyonellerine yöneliktir. İçeriğindeki yazılar ve dökümanlar hekim veya eczacı görüşü yerine geçmez. Sitenin kullanımıyla ilgili her türlü sorumluluk kullanıcıya/ziyaretçiye aittir.

LookUs & Online Makale