Main Page Aims and Scope Editorial Board Instructions to Authors Contact

 
Eurasian J Pulmonol: 9 (3)
Volume: 9  Issue: 3 - December 2007
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH
1.Diagnostic Value of Nonbronchoscopic mini-BAL in Ventilator Associated Pneumonia
Feza Bacakoğlu, Funda Elmas Uysal, Özen Kaçmaz Başoğlu, Şöhret Aydemir, Bilgin Arda
Pages 139 - 146
AMAÇ: Bu çalışmada klinik olarak ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) düşünülen olgularda; iki non-bronkoskopik örnekleme yöntemi olan endotrakeal aspirasyon (ETA) ve mini-BAL’ın tanı ve rezolüsyon değerlendirmesindeki yerlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
GEREÇ-YÖNTEM: Sekiz yataklı solunumsal yoğun bakım (YB) ünitemizde 13 ayda yürütülen bu çalışmaya, VİP düşünülen 31 olgu (yaş ort. 63.9±19.0, 18’i erkek) alınmıştır. Mikrobiyolojik değerlendirmede; ETA ve mini-BAL materyalleri kullanılmış, eşik değerler olarak sırasıyla 105 ve 104 cfu/mL kabul edilmiştir. BULGULAR: İlk değerlendirmede; ETA’da 22 (%71.0), mini-BAL’da 19 (%61.3) olguda üreme (en sık Acinetobacter baumannii) saptanmıştır. Mikrobiyolojik tanıda ETA ve mini-BAL uyumu %67.7 (p=0.05) olarak bulunmuştur. Mini-BAL’da üreme oranları; hastaneye ve YB’ye gelişinde alt solunum yolu infeksiyonu bulunanlar (p=0.03) ile VİP düşünüldüğünde sekresyon artışı ve pürülansı olanlarda (p=0.02) daha yüksektir. Örneklemeler, klinik tanının 15. günü tekrarlanmıştır. Değerlendirme; 13 olguda yapılabilmiş, her iki yöntemde de 5 olguda (%38.5) üreme saptanmıştır. Onbeşinci gün değerlendirmesinde; ETA ve mini-BAL uyumu %100 (p=0.001) olarak bulunmuştur. SONUÇ: Bronkoskopi gerektirmeyen bir örnekleme yöntemi olan mini-BAL’ın; mekanik ventilasyon uygulanan ve özellikle sekresyon
artışı ve pürülansı saptanan olgularda, VİP tanısında ve rezolüsyon değerlendirmesinde kullanılabileceği düşünülmüştür.
AIM: In this study, comparison of two non-bronchoscopic sampling methods, endotracheal aspiration (ETA) and mini-BAL in the diagnosis and evaluation of resolution in patients clinically suspected as ventilator associated pneumonia (VAP) were aimed.
METHODS: This study was performed in an 8-bed respiratory ICU during 13 months period. Thirty-one patients (mean age 63.9±19.0 yrs, 18 males) suspected as VAP were enrolled in the study. For microbiological evaluation, ETA and mini-BAL samples were used with a cut-off 105 and 104 cfu/mL, respectively. RESULTS: At baseline evaluation, microorganism (most commonly Acinetobacter baumannii) were isolated in ETA of 22 patients (71.0%) and mini-BAL of 19 patients (61.3%). The agreement of ETA and mini-BAL was found to be 67.7% (p=0.05). Pathogen isolation was higher in mini-BAL of patients with lower respiratory tract infection on admission to the hospital and ICU (p=0.03) and with an increase in the amount and purulence of secretion when suspected as VAP (p=0.02). Sampling was repeated in the 15th day of the diagnosis. Thirteen patients were evaluated; pathogen isolation was detected in five patients (38.5%) by both methods. The agreement of ETA and mini-BAL was found to be 100% (p=0.001) for the 15th day evaluation. CONCLUSION: Mini-BAL is a nonbronchoscopic sampling method and it can be used for the diagnosis of VAP and evaluation of resolution in patients treated with mechanical ventilation and especially who has an increase in the amount and purulence of secretion.

2.Serum matrix metalloproteinase-9 levels in pulmonary tuberculosis
Ahmet Ertuğrul, Ömer Deniz, Halil Yaman, Hayati Bilgiç, Kudret Ekiz
Pages 147 - 152
AMAÇ: Aktif akciğer tüberkülozlu (TB) hastaların serum matrix metalloproteinase-9 (MMP-9) düzeylerinin hastalığın tanısına katkısını saptamak için bu çalışmayı planladık.
GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmaya Ağustos 2005-Mart 2006 tarihleri arasında kliniğimizde hospitalize edilen yirmidört akciğer TB’lu hasta alındı. Kontrol grupları olarak, yirmi dört kişiden oluşan bir toplum kökenli pnömonili (TKP) hasta grubu ve yirmi dört kişilik başka bir sağlıklı grup çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların serum örneklerinde MMP-9 ELISA yöntemiyle ölçüldü. BULGULAR: Serum MMP-9 düzeyleri yönünden 3 grup karşılaştırıldığı zaman aralarında istatiksel olarak anlamlı fark olduğunu saptadık (p=0.001). Akciğer TB’lu hastaların serum MMP-9 düzeyleri sağlıklı kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.009). Toplum kökenli pnömoni hastaları ile pulmoner TB’lu hastalar arasında fark tespit edilmedi. SONUÇ: Bizim bulgularımız akciğer tüberkülozlu hastalarının serum MMP-9 düzeylerinin sağlıklı kişilerden düşük olabileceğini göstermektedir. Bu fark istatiksel olarak anlamlı olduğu için yine bizim bulgularımız serum MMP-9 düzeylerinin akciğer tüberkülozunun tanısına bir miktar ek katkı sağlayabileceğini düşündürmektedir. Diğer yandan MMP-9’un akciğer tüberkülozunun ayırıcı tanısında ön sıralarda yer alan toplum kökenli pnönonilerle ayrımında tanısal öneminin olmadığı görülmektedir.
AIM: We planned this study to determine the diagnostic yield of serum matrix metalloproteinase-9 (MMP-9) levels in the pulmonary tuberculosis (TB) patients.
METHODS: Twenty four pulmonary TB patients, who were hosptalized in our clinic between August 2005 and March 2006. As control groups were enrolled into this study. Group consisting of twenty four community acquried pneumonia (CAP) patients and another group consisting of twenty four healthy people were also included into the study. MMP-9 measured by ELISA method in the serums of all patients. RESULTS: When we compared 3 groups in terms of serum MMP-9 levels, we noticed that there was a statistically significant difference between the three groups (p=0.001). In pulmonary TB patients, serum MMP-9 level were statistically lower than that in healthy control group (p=0.009). There was no difference between CAP and pulmonary TB patients. CONCLUSION: Our results suggest that, in active pulmonary TB patients serum MMP-9 levels might be lower than that in the healthy people. Since the difference was statistically significant, our results also suggest that serum MMP-9 levels may have some contribution to the diagnosis of pulmonary TB. On the other hand, it seems MMP-9 have no diagnostic value in distinguishing CAP, leading cause of the differential diagnosis, from pulmonary TB.

3.Evaluation of Lipid Peroxidation and Antioxidant Enzyme Activities in the Serum of Adult Asthma Patients
Neriman Aksu, Ferah Armutcu, Levent Kart, Ahmet Gürel, Nejat Demircan, Murat Ünalacak
Pages 153 - 157
Son yıllarda, pek çok hastalığın patogenezinde veya sonucunda giderek artan bir şekilde, serbest radikal hasarı ve antioksidan savunma sistemlerindeki yetersizlik suçlanmaktadır. Bu hastalıklardan biri de bronş astımıdır. Bu çalışmada oksidatif hasarın ve antioksidan sistemdeki değişimlerin astımdaki düzeylerinin incelenmesi amaçlandı. Hafif-orta şiddette astımlı 70 hasta ve kontrol grubu olarak 70 sağlıklı erişkin bu amaçla çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol grubu serumlarında tiyobarbitürik asitle reaksiyon veren madde (TBARS) ve nitrik oksit (NO) düzeyleri ile, ksantin oksidaz (XO), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçüldü. Hasta grubunda serum TBARS (p < 0.01) ve NO (p < 0.05) düzeyleri ile XO (p < 0.01) aktivitesi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Hasta grubu serum SOD (p < 0.01) ve GSH-Px (p < 0.05) enzim aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Bu sonuçlar bronşial astımlı hastalarda oksidatif ve nitrozatif stresin lipid peroksidasyonu ve antioksidan enzimlerde değişikliklere neden olduğunu düşündürmektedir.
In recent years, free radical damage and insufficiency of antioxidant defense system has been gradually accused of the pathogenesis of many diseases. One of these diseases is bronchial asthma. In this study we aimed to investigate the role of oxidative damage and antioxidant system in the pathogenesis of bronchial asthma. Seventy mild-moderate asthmatic adults and seventy healthy adults were enrolled in the study for this aim. The levels of thiobarbituric acid-reactive substance (TBARS) and nitric oxide (NO) and the activities of xanthine oxidase (XO), superoxide dismutase (SOD) and glutathione peroxidase (GSH-Px) were measured in serum of patients and control subjects. The mean TBARS (p < 0.01) and NO (p < 0.05) values and XO (p < 0.01) activity were significantly higher in the serum of the patients compared to the control group. The mean values of serum SOD (p < 0.01) and GSH-Px (p < 0.05) enzymatic activities were significantly lower in the patients compared to the control group. These results suggest that oxidative and nitrosative stress result in lipid peroxidation and alterations in antioxidant enzymes in asthma patients.

4.Assessment of the Functional Performance and Quality of Life in Patients with COPD and Asthma
Safiye Özkan, Zehra Durna, Tunçalp Demir, Bilun Gemicioğlu
Pages 158 - 166
AMAÇ: Bu çalışma, kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve astımı olan bireylerin kendi kendilerine deneyimleri ve belirgin bir analitik yapıya dayalı fonksiyonel durumun performans boyutu ile yaşam kalitesi düzeyleri ve spirometrik testlerle aralarındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. GEREÇ-YÖNTEM: Verilerin toplanmasında Hasta Bilgi Formu, Fonksiyonel Performans Ölçeği (FPÖ) ve St.George Yaşam Kalitesi Ölçeği (SGRQ) ve spirometrik test sonuçları kullanılmıştır. Örneklem grubuna randomize olarak alınan 60 KOAH ve 60 astım hastasıyla poliklinik odasında görüşme yapılmış ve aynı gün ölçülen spirometrik test sonuçları alınarak veriler toplanmıştır. BULGULAR: Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre; KOAH ve astımlıların performans düzeylerinin kötü ve KOAH’lılarda fonksiyonel performansın fiziksel egzersiz alt boyutu ile FEV1 arasında pozitif orta derecede bir ilişki (r=0.38), astımlılarla zayıf bir ilişki (r=0.27) bulunmuştur. Astım ve KOAH’lıların yaşam kalitesi düzeylerinin iyi ve astımlılarda total yaşam kalitesi, aktivite ve etki alt boyutu ile FEV1arasında negatif zayıf bir ilişki, KOAH’lılarda total yaşam kalitesi, semptom ve aktivite alt boyutları ile FEV1 arasında pozitif zayıf bir ilişki bulunmuştur. SONUÇ: KOAH ve astımlı hastaların subjektif fonksiyonel performans düzeylerinin kötü, yaşam kalitelerinin iyi düzeyde olduğu görüldü. KOAH ve astım tanısı konmuş hastaların tedavilerinin her aşamasında fonksiyonel performans ve yaşam kalitesi her boyutu ile Türkçe’ye uyarlanmış, geçerli ve güvenilir ölçme araçları kullanılarak değerlendirilmelidir.
AIM: The aim of this study was to test the Functional Performance (FPI) and quality of life in Turkish COPD and asthma patients. METHODS: Patient Data Form, Functional Performance Inventory, St. George Respiratory Questionnaire and spirometric tests were used in order to collect the data. 60 COPD and 60 asthma patients who were randomly selected included in the study. They were interviewed in the outpatient clinic and spirometry tests were performed on the same day. RESULTS: According to results, COPD and asthma patients’s performance levels were low and, a weak relation between FEV1 and physical exercise subgroup in COPD patients (r=0.38) and asthma patients (r=0.27) were found. COPD and asthma patients’s quality of life levels were good and, a negative weak relation between FEV1 and total quality of life, activity and impact subgroup in asthma patients, a positive weak relation between FEV1 and quality of life and symptom, activity subgroup in COPD patients were found. CONCLUSION: Although their quality of life levels were well, COPD and asthma patients performance levels were found to be deteriorated. In each step of the therapy of COPD and asthma patients, Turkish adapted version of functional performance and quality of life questionnenes should be used as valid and reliable measuring tools.

5.A Review of our Clinical Experience: Thirty Seven Spontaneus Pneumothorax Cases
Ahmet Aksoy, Şerife Tuba Liman, Salih Topçu, Ersan Özbudak, Şadan Yavuz
Pages 167 - 169
AMAÇ: Spontan pnömotorakslı hastalarda, cerrahi yaklaşım olarak aksiller torakotomi (AT) ve video yardımlı torakoskopik cerrahi yaklaşımları konusunda deneyimlerimizi aktarmak ve AT seçim nedenlerimizi tartışmayı amaçladık. GEREÇ-YÖNTEM: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde Şubat 2003-Nisan 2005 yılları arasında spontan pnömotoraks (SP) nedeniyle 37 olgu tedavi gördü. Olgular etiyoloji, cerrahi endikasyonlar, uygulanan cerrahi prosedür ve postoperatif komplikasyonlar açısından incelendi. BULGULAR: Olguların yirmibiri (%56.7) primer spontan pnömotoraks (PSP) ve on-altısı (%43.2) sekonder spontan pnömotoraks (SSP) idi. Altı (%16.2) olgu konservatif olarak tedavi edilirken diğer olgularda tüp torakostomi uygulandı. İlk epizodla gelen hastaların biri (%2.7) opere edildi. Onbir (%29.7) olgu rekürrens pnömotoroks idi. Rekurrens gelişen olguların dördü (%36.3) operasyona alındı. Kalan yedi (%63.6) olgunun izleminde, üç (%42.8) olguda ikinci nüks gözlendi ve bu olgulardan ikisi (%66.6) opere edildi. Cerrahi uygulanan olguların altısına (%85.7) aksiller torakotomi ile bül ligasyonu ve mekanik abrazyon uygulandı. Bir olguda (%14.2) video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ile bül ligasyonu ve mekanik abrazyon uygulandı. Postoperatif komplikasyon gelişmedi. SONUÇ: Spontan pnömotoraksta primer tedavi yaklaşımı pnömotoraksın derecesine göre konservatif yaklaşım veya tüp torakostomidir. Düşük maliyet ve hasta konforu açısından aksiller torakotomi tercih edilebilir.
BACKGROUND: We aimed to present our experiences in axillary thoracotomy (AT) and video assisted thoracoscopic surgery (VATS) in patients with spontaneus pneumothorax and to discuss the reasons of our choosing of AT. MATERIAL-METHOD: Between February 2003 and April 2005, 37 patients with spontaneus pneumothorax (SP) were treated in Thoracic Surgery Department of Kocaeli University Hospital were included in the study. The age, gender, etiology, indications for surgery, the surgical procedures, involved hemithorax and the postoperative complications of each patient were investigated retrospectivly.
RESULTS: Twenty-one patients (56.7%) were primary spontaneus pneumothorax and 16 (43.2%) were secondary spontaneus pneumothorax. Six (16.2%) patients were treated conservatively whereas tube thoracostomy were applied to the rest. One (2.7%) patient in his first episode was operated. In eleven (29.7%) patients recurrency were observed. Four (36.3%) patients with recurrent pneumothorax were operated. In the follow-up of the remaining seven (63.7%) patients; secondary recurrency were seen in 3 (42.8%) patients and two (66.6%) of these patients were operated. In six patients (85.7%) bullae ligation and mechanical abrasion via axillary thoracotomy were performed. In the remaining patient bullae ligation and mechanical abrasion were performed via VATS. No postoperative complication was detected. CONCLUSION: The primary treatment modality for spontaneus pneumothorax is conservative treatment or the thoracotomy depending on the degree of pneumothorax. Axillary thoracotomy must be preferred due to the lower cost and patient comfort.

6.Evaluation of Our Mediastinoscopy Cases Aimed for Diagnosis and Staging: Thirty Cases Analysis
Ekrem Şentürk, Engin Pabuşcu, Serdar Şen
Pages 170 - 174
AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız 2001-2006 tarihleri arasında hastanemizde tanısal ve evreleme amaçlı mediastinoskopi uygulanan 30 olgunun geriye dönük olarak değerlendirmesini yapmak ve mediastinoskopinin her göğüs cerrahisi kliniğinde tanı ve evreleme amacıyla standart bir yöntem olarak kullanımının gerekliliğini vurgulamaktır.
GEREÇ-YÖNTEM: Bu amaçla mediastinoskopi yapılan 30 olgudan mediastinal kitlesi ve/veya mediastinal lenf adenopatisi olan ve noninvaziv yöntemler ile tanı konulamayan 18 olguya (%60) tanısal, akciğer kanseri tanısı bulunan 12 olguya (%40) evreleme amacı ile mediastinoskopi uygulandı. BULGULAR: Tanısal amaçlı mediastinoskopi yapılan olguların hepsinde işlem sonrasında kesin tanıya varılmıştır. Lenfoma ve granülomatöz reaksiyonun baskın olduğu bu grupta timik karsinom gibi farklı patolojik tanılara da ulaşılmıştır. Evreleme amaçlı mediastinoskopi yapılan 12 olgudan 4(%33,3)’ünde N2(+) olarak saptanmış ve bu hastalar neoadjuvan kemoterapi protokolüne alınarak cerrahi öncesi tedavileri sağlanmıştır. Sonrasında evreleri değişen bu olgulara girişim uygulanarak pulmoner rezeksiyonları gerçekleştirilmiştir. Diğer 8(%66,6) olguda ise nodal durum N0 olarak saptanmış ve bu olgulara eşzamanlı olarak cerrahi rezeksiyon yapılmıştır.
SONUÇ: Mediastinoskopi, mediastinal enfeksiyöz yada malign patolojilerin tanısında ve özellikle akciğer kanserinin evrelemesinde güvenilir bir yöntemdir.
PURPOSE: The aim of this study was to make a retrospective evaluation of 30 cases who have been applied mediastinoscopy for the diagnosis and staging in our hospital between 2001-2006 and to emphasize the use of mediastinoscopy should be a standard tool in every thoracic surgery clinic for the diagnosis and staging. METHODS: We applied mediastinoscopy for diagnostic purposes in 18 of 30(60%) patients who have mediastinal mass and/or mediastinal lymphadenopathy and had no diagnosis with noninvaziv methods and for staging in 12 of 30(40%) patients who had lung cancer diagnosis already. RESULTS: In every patient having mediastinoscopy for diagnosis we were able to reach a certain diagnosis. Although lymphomas and granulomatous reactions were dominant in this group we achieved different results such as thymic carcinomas. In 4 of 12 patients having staging mediastinoscopy we observed N2 (+) disease and these patients had neoadjuvant chemotherapy protocol prior to surgery. We were able to downstage these patients gained the chance of pulmonary resection. In 8 of 12 patients we observed N0 diasease so that we applied concomittant pulmonary resection. CONCLUSION: Mediastinoscopy is a reliable method in diagnosing of mediastinal masses either malignant or infectious and especially in staging of lung cancer.

REVIEW ARTICLE
7.Endobronchial Intratumoral Cancer Chemotherapy: Technical Details
Firuz Çelikoğlu, Çiğdem Papilla, Seyhan İbrahim Çelikoğlu
Pages 175 - 182
Endobronşiyal intratümöral kemoterapi ( EİTK), intravenöz yoldan kullanılmakta olan bir veya birden fazla sitotoksik ilacın fleksibl bir bronkoskoptan kateterli bir iğne aracılığı ile doğrudan doğruya tümör dokusu içine enjekte edilmesinden ibaret yeni bir girişimsel bronkoskopi yöntemidir. İntratümöral kemoterapi diğer endoskopik ablasyon yöntemlerinde olduğu gibi tümör kitlesini basitçe ortadan kaldırmayı amaçlayan bir yöntem olarak düşünülmemelidir. EİTK bir taraftan tıkanmaya yol açan endobronşiyal tümör kitlesinin ortadan kaldırılmasını sağlarken; diğer taraftan da brakiterapi ve fotodinamik tedavide olduğu gibi normal hücrelere zarar vermeksizin kanser hücreleri üzerinde spesifik sitotoksik bir etki yapar. EİTK, intravenöz kemoterapiden sadece veriliş yolu bakımından fark gösteren gerçek bir lokal kemoterapidir. İntratümöral enjeksiyon ile terapötik maddelerin lokal olarak verilmesinin üstünlüğü tümör dokusu içinde ilacın eşit dağılımı ile beraber intravenöz yol ile asla elde edilemeyecek yükseklikte bir konsantrasyonun sağlanması; buna karşılık önemli sistemik yan etkilerin ortaya çıkmamasıdır.. Bu derlemenin amacı yöntemin tekniğinin ayrıntılı olarak tanıtılması ve girişimsel bronkoskopi yöntemleri arasındaki yerinin belirlenmesidir.
Intratumoral injection of one or several conventional cytotoxic drugs directly into the tumoral tissue through a flexible bronchoscope by means of an ordinary needle-catheter which is called “endobronchial intratumoral chemotherapy (EITC)” is a novel therapeutic paradigm of bronchoscopic interventional procedures.
The achievement of intratumoral chemotherapy should never be considered merely an ablation technique of endobronchial tumor bulk alike the other endoscopic ablative procedures; but, it exerts most importantly an additional chemotherapeutic specific effect on malignant cells through the action of cytotoxic drug. Owing to its specific effect it has a similarity to brachytherapy and photodynamic therapy. Indeed, EITC in addition to the advantage of the initial eradication of tumoral burden inside the airway lumen, intratumoral delivery of cytotoxic drugs also provides a loco-regional neo-adjuvant therapy for irradiation or surgery. It is a real chemotherapy which differs from intravenous chemotherapy only by its route of delivery. The advantages of intratumoral injection technique include an increased precision in the local delivery of therapeutic materials, complete perfusion of the lesion, higher local tissue concentrations, as well as fewer systemic side effects. In this comprehensive review of “endobronchial intratumoral chemotherapy via-needle catheter”, our objective is to present the details of its technique.

CASE REPORT
8.Goodpasture’s Syndrome Initially Presenting with Alveolar Hemorrhage
Ahmet Ursavaş, Serdar Kahveci, Esra Uzarslan, Kamil Dilek, R. Oktay Gözü
Pages 183 - 186
Goodpasture sendromu hızlı ilerleyen glomerulonefrit, anti glomeruler bazal membran antikorlarının (GBM) varlığı ve bazen eşlik eden akciğer hemorajisi ile karakterizedir. Goodpasture sendromunda hedef antijenler tip IV kollajenin alfa 3 zinciridir. Hemoptizi başlangıç semptomu olabilir. Diffüz alveolar hemoraji ile başvuran Goodpasture sendromu olgusunu sunuyoruz.
Goodpasture’s syndrome is characterized by rapidly progresive glomerulonephritis, presence of deposited and circulating anti-glomerular basement membrane (GBM) antibodies which often accompanied by lung haemorrhage. The antigen target in Goodpasture’s syndrome is the alpha 3 chain of type IV collagen. Heamoptysis may be the initial symptom. We present a case of Goodpasture’s syndrome presented with diffuse alveolar heamorrhage.

9.The Case of Endobronchial Typical Carcinoid Tumor Recurrence Fourteen Years Later
Levent Cansever, İ. Celalettin Kocatürk, Mithat Fazlıoğlu, Mehmet Ali Bedirhan
Pages 187 - 189
54 yaşındaki bayan hasta, öksürük ve nefes darlığı şikayetleri ile başvurdu. Akciğer grafisinde sağ üst lobda heterojen dansite artışı ve atelektazi mevcuttu. Öyküsünden 14 yıl önce karsinoid tümör nedeniyle sağ alt lobektomi uygulandığı öğrenildi. Yapılan bronkoskopide, sağ ana bronş 0,5 cm sonra tam olarak tıkalı idi. Alınan biyopsi sonucu tipik karsinoid tümör olarak raporlanan olgu, tamamlayıcı pnömonektomi yapılarak şifa ile taburcu edildi. Karsinoid tümörler az da olsa nüks edebilmektedirler. Bu nedenle mümkün olduğunca komplet rezeksiyon yapılmalı ve yakın takip gerektirdiği unutulmamalıdır.
A 54-year old female patient admitted to our department with the complaints of cough and dyspnea. Chest x-ray revealed nonhomogenous infiltration and atelectasis in the right hemithorax. Fourteen years ago, right lung lower lobectomy had been performed because of carcinoid tumor. Fiberoptic bronchoscopy showed the occlusion of right main bronchus starting from 0,5 cm. Following histologic diagnosis of carcinoid tumor, completion pneumonectomy was performed. It should be taken into account that, carcinoid tumors can recur rarely, for that reason complete resection must be done when it is possible and patient should be followed very closely.

10.
SOLUNUM DİZİN 2007

Pages 190 - 196
Abstract | Full Text PDF



 
Quick Search




 




















 
Copyright © 2016 Turkish Respiratory Society. All rights reserved
Bu web sitesi sağlık profesyonellerine yöneliktir. İçeriğindeki yazılar ve dökümanlar hekim veya eczacı görüşü yerine geçmez. Sitenin kullanımıyla ilgili her türlü sorumluluk kullanıcıya/ziyaretçiye aittir.

LookUs & Online Makale